Filmler, düsünceler, sorular

 


Zeki Demirkubuz- Masumiyet, öncesinde C-blok'u izledikten sonra içimdeki yazma isteğini durduramadığım bir gece. Sevgi, takıntılı sevgi, uğruna fedakarlık yapılan sevgi, ceza mı, suç mu, ya da kimler için ödül? İnsanın ne ürettikleriyle, ne yapıp ettikleriyle asla tam olarak tatmin olamadığı hayat döngüsünü anlamlandırma, bir yöne çevirme çabası mı? Çok uzun süredir soruyorum kendime, neden yazıyorum? Georgle Orwell politik sebeplerden yazdığı söylüyor 'Why I write?' adlı yazısında, hayatı anlamlandırma çabamı belirli görüşler, öncesinde yapılanlar ve gözlemler üzerinden ifade etmem çoğunlukla politik yazıysa bende böyle yapıyor olabilirim. Peki, kafamdaki her şeyi, kendimi yormadan anlatacağım birileri olduğunda da aynı yazma güdüsünü taşıyor muyum? Öyleyse yalnızlık güzel, kafamın içindekileri kendime hatırlatma, yeniden düşünme imkanı sağlıyor.

Film insanın geçmişle olan hesaplaşmasını da düşündürüyor insana. Neden hep aklımızda geçmiş, neden hep gelecekte kaçışlar? Uğur sevgilisiyle geçirdiği kısacık ve yarım kalan vaktin hatırası için mi yapıyor tüm yaptıklarını, yoksa bu yapmak istediklerinin bahanesine mi dönüşmüş zamanla.  Hatırladığımız çoğu şeyin gerçekte olandan daha iyi aklımızda kalması mı acaba kaydetmemize sebep oluyor diye düşünüyorum uzundur. Uzun zaman önce çok sevdiğim birini kaybettiğimde unutmamak için her şeyi sayfalarca yazmıştım, ne kadar mutlu olduğuyla birlikte ne kadar üzüldüğünü de hatırlamalı insan diye düşünmüştüm. Bu açıdan filmdeki en gerçek karakter Bekir'di. Çaresiz olduğunu baştan kabullenmiş, hayatını mahveden şeyi bile bile yaşayan ve asla kendini gerçekleştiremeyen, acısından bir nevi zevk duyan Bekir. Belki de tirad sahnesinin bu kadar takdir kazanması yalnızca oyuncu seçiminden değildir.

Bazen iyi bir filmi, ya da tartışma açan herhangi bir sanat yapıtını izledikten sonra kendi içimdeki 'ben' algısından şüphe ediyorum. Bu nebze etkileniyor, duygulanıyorsam bende dünya düzeninin zayıf olarak adlandırdıklarındanım şüphesi. İnsan yaşadığı tüm zorluklarla bu güç hikmetiyle baş ediyor, ve dünya düzeni bu güç geometrisi üzerinden işliyor. Yalnızca bu vektör hep güçlüden güçsüze doğru yönleniyor. Erkeklerden kadınlara, beyaz insandan diğerlerine, heteroseksüelden homoseksüellere, yönetenden idare edilene.  Kadınlar da heteroseksüeller de, tüm azınlıklar da bu güce karşı sürekli olarak daha 'güçlü' hissetmek zorunda değil mi zaten? Gündelik hayatımızın büyük bir kısmı bizden önce çoktan kurulmuş olan hiyerarşileri anlamak ve onlara karşı güçlü hissetmekle geçiyor. Trafik, iş hayatı, devlet dairesi, akraba meclisi, arkadaşlık ilişkisi fark etmiyor.